11 Ocak 2010 Pazartesi

Desteksiz atış 2 - Nicolas yolsuz kalmış

Yine bir cumartesi akşamı her zaman oturduğum barda arkadaşlarımın gelmelerini bekliyordum. Görünüşe göre "küçük" bir işleri çıkmıştı yine. Alışmış olduğumdan fazla takmadım, biramı yudumlayarak etrafı izlemeye devam ettim. Ben öyle dalgın dalgın bakınırken bir anda masada bir hareketlilik hissettim, bir de baktım ki karşımda Nicolas oturuyor. Bizim Nicolas işte yahu, kim diye sormayın. Şaşırmıştım, böyle habersiz ve birden masama oturması garibime gitmişti. Selamlaştık, klasik "nasılsın iyimisin" muhabbeti döndü. İyi olduğunu söyledi ama ben ona inanmadım. Yüzünden düşen bin parçaydı, hani "dokunsan ağlayacak" derler ya, öyleydi işte. Fazla gevezelik etmeden "ne oldu Nicolas, nedir derdin?" diye sordum. "Abi çok fena durumdayım, uçan kuşa borcum var" dedi. Şaşırdım buna, çünkü böyle bir sözü ondan beklemiyordum. "Nasıl yahu, sende çuvalla para vardı, hazine filan bulmuştun sen, hem de iki kere?" dedim. Yalanmış, hepsi film icabıymış. Ben de zamanında kıl olmuştum "o kadar hazine buluyor da abisine bir bardak bira ısmarlamıyor pinti herif" diye. Günahını almışım çocuğun. O arada garson geldi, benim önümde zaten bira olduğu için direkt Nicolas'a ne içeceğini sordu. Böyle kaçamak bakışlar attığını görünce çocuğun hakkaten yolsuz olduğunu anladım. Onun rakı sevdiğini bilirim. Kendi bira bardağımı garsona uzatırken bir büyük Tekirdağ ve yanında birkaç tabak meze istedim. İstediklerim hemen geldi, kadehlerimiz kutsal beyaz sıvıyla doldu. Hızlı servis bu olsa gerek!

Kıl olurum ben böylelerine, hem derdini anlatmaya gelir hem de ağzını açmaz. "Eee anlat Nicolas'çığım, sen anlat derdini ki ben de bir çare bulayım" dedim. Başladı anlatmaya. Hep aynı hikaye zaten. Muhasebecisi hata yapmış, vergi cezası gelmiş. Menejeri kötüymüş, yeterince para kazanamamış. Hepsi fasa fiso. İşin aslını bildiğim için çok kızdım, sonunda da dayanamadım. "Hadi ordan dingil! Kendine şato almışsın, ada almışsın, uçak bile almışsın! Pegasus neyine yetmedi be?" dedim. Bir anda ağlamaya ve "sen de mi abi, sen de mi?" diye sayıklamaya başladı. Rezil olmuştum, burada herkes tanırdı beni. Sakin olmasını, böyle ağlayarak hiçbirşeye çare bulunamayacağını söyledim. Yavaşça kesildi ağlaması, rakısını daha hızlı yudumlamaya başladı. "Yarasın koçum, ne kadar senin borcun şimdi?" dedim. Çok karışık rakamlar telafuz etti. Oraya bu kadar, buraya şu kadar filan... Hakikaten uçan kuşa borcu varmış herifin. "Oğlum hadi hazineyi geçtim, sen o kadar film çevirdin hiçbirinden para kazanmadın mı? Motorsikletli bir film çevirmiştin, hani kurukafalı filan..." dedim. Meğersem buna "bugün git yarın gel, evrak kalmadı, patron burda yok" gibi bahanelerle ödeme yapmamışlar. Sanki Hollywood film piyasası değil de Eminönü nalburiye hırdavat piyasası. Ben böyle şeyler bizde olur sanırdım, demek ki onlarda da oluyormuş. "Abi bildiğin gibi değil, Ghost Rider filminde benden çok yanan kurukafa görünüyo diye kontratımda kesinti yaptılar. Çok şerefsiz bu yapımcılar!" dedi. Şaşırdıkça köklüyordum rakıyı, bu gidişle bu şişe bu geceye yetmeyecekti.

Bir anda uzandım, gözlerinden hafifçe yaş gelen Nicolas'ın bileğini yakaladım, "kız gibi ağlama oğlum, bulucaz bi çaresini" dedim. Nicolas Los Angeles'ta oturuyordu, orası da California'ya bağlıdır. Çıkardım telefonu, rehberi açtım, zaten ilk sıralardaydı aradığım isim. California valisi Arnold arkadaşım olur, zamanında beraber halter kaldırmışlığımız vardır. Arama tuşuna bastım, telefon çalmaya başladı. Hızlıca konuyu anlattım Arnold'a, o da durumu bildiğini, üzüldüğünü, ama birşey yapamayacağını söyledi. Ben de ona "sallama Arnold, ben eyalet valisi ne demek bilirim, sen isteyecen de olmayacak ha? Ben yemem oluuuum" dedim. Rakının etkisi tabi hep bunlar. Samimiyet artınca Arnold da çözüldü, "Ben o herife kıl oluyorum, ota boka para harcamış, Almanyadan şato almış hıyarağası! 30 tane arabası varmış yahu, böyle harcamaya Fort Knox (Amerikan merkez bankası) dayanmaz" dedi. Haklıydı ama Nicolas bir hata yaptı diye onu yüzüstü bırakmak ta yanlıştı. Arnold'a kibarca "Doğru söylüyorsun ama senin, benim ve bu camianın diğer büyüklerinin hiç mi kabahati yok bu durumda? Sen film sektöründe tecrubeli oyuncusun, Nicolas'ın abisi, büyüğü sayılırsın. Elinden tutacaksın, yol yordam öğreteceksin, yoksa ne olur bu gençlerin halleri?" dedim. Hak verdi bana. o da duygulanmıştı söylediklerimden. "Yarın bana gelsin, hallederiz borç işini, bikaç iş te buluruz, kötü adamı filan oynatırız bazı filmlerde" dedi Arnold. Teşekkür edip kapattım ve güzel haberi Nicolas'a verdim. "İşin halloldu, Arnold abin çözecek senin meseleyi" dedim. Yahu insan bu kadar sevinir mi? Büyük hazineyi bulduğunda bile bu kadar sevinmemişti bu adam. Utanmadı, bir de nara attı barın ortasında. Yerin dibine geçtim resmen. "Bu da bana ders olsun, bir daha Nicolas'a rakı içirmeyeceğim" dedim kendi kendime. Bana teşekkür etti, kalktı. Kapıya doğru ilerledi. Sonra döndü, yine geldi. "Abi çok utanıyorum söylemeye ama, bende dönüş parası yok" dedi. Çıkardım verdim bilet parasını, biraz da harçlık verdim. "Git üstüne başına düzgün birşeyler al, valinin karşısına çıkıcan, mülki amir neticede. Bundan sonra da harcamalarına dikkat et, biraz mütevazi yaşa." dedim. Defalarca teşekkür etti, elimi defalarca sıktı, ondan sonra da döndü gitti. Harcamayı bilmeyince böyle oluyor işte sayın okurlar, neyse ki çevresinde ben ve Arnold gibi abileri var, yoksa yanmıştı Nicolas...

11 Kasım 2009 Çarşamba

Desteksiz atış - Sagat bana geldi...

Geçenlerde hep oturduğum, ismi petrol ürünlerini çağrıştıran barda her zamanki gibi oturmuş arkadaşlarımın teşrif etmesini bekliyordum. Arkadaşlarım sağolsunlar sık sık geç kalırlar, "küçük" bir işleri çıkar gelmeden önce. Ben öyle oturup etrafı izlerken bir anda gözüm kapıya takıldı. O da ne? Kapıya sığmayan bir adam. Hem de sadece şort var üzerinde. Plaj modunda geziyor yani. Hava da soğuk ama o pek tınlamıyor gibi. İlk başta şaşırsam da kim olduğunu hatırlayınca durumu normal karşıladım. O kapıya sığmayan şortlu adam Sagat'tı ve benim masama doğru yürüyordu...

Buyur ettim tabi hemen. Eski dostuz ne de olsa. Oturdu karşıma, yüzündeki burukluğu farkettim. O arada garson kız geldi, ne alırsınız diye sordu. Sagat menüye bakmaya gerek kalmadan söyledi ne istediğini. Rakı içecekmiş, hem de 35'lik istedi. Ben de ortama uymanın en iyisi olduğuna karar verdim ve önümdeki birayı kenara iterek siparişi 70'lik rakıya çevirdim. Birkaç tabak ta meze rica ettik. Kısa sürede masamız donatılmıştı, ama ben hala bu efkarın sebebini merak ediyordum. Herşey tamam olduktan sonra kadehimi kaldırdım, "şerefe" dedim. O anda olan oldu. Sagat'ın sağlam tek gözünden yaşlar akmaya başladı. Boru gibi sesiyle "abi yanıyorum ben" diye sayıklıyordu. Hemen kolunu tuttum, biraz sarstım. Kendini toparlamasını, erkek adamın ağlamayacağını, ne derdi varsa anlatması gerektiğini ve elbet bir çözüm bulacağımızı söyledim. İnci gibi döküldü Sagat...

Çoğu erkeğin başına gelen şey Sagat'ı da vurmuştu. Aşk! Hem de karşılıksız aşk... Herşeyin karşılıksızı fenadır, bilirim. "Abi ben Chun Li'yi seviyorum" dedi. "Daha ne istiyorsun, sevmek kadar güzeli var mı?" dedim. İç çekti, rakı kadehini dikti kafaya. Pakedi uzattım, bir sigara yaktı. Titreyen bir sesle "abi ben seviyorum ama o beni hiç takmıyor, yüzüme bile bakmıyor" dedi. Korkmamasını, bunu halledebileceğimizi söyledim. "Boylu poslu çocuksun, maaşın da iyi, senden iyisini mi bulacak?" dedim. Sigarasından derin bir nefes çekti, "Sorma abi ne zaman yanına yaklaşsam beni tersliyor, hakaret bile ediyor. Kendime olan güvenimi kaybettim bu yüzden. Demin az daha cadde veletlerinden sopa yiyordum, yumruk atamaz oldum." dedi. Üzüldüm haline. Koskoca adam resmen erimiş... Onu teselli etmek için hallederiz filan diyordum ama, çok zor olduğunu da biliyordum. Chun Li'yi tanırım, acaip inatçıdır. Nuh der peygamber demez. Sahneyi gözümün önünde canlandırıyordum, benim bile tüylerim diken diken oluyordu. Yine de benim o akşam Sagat'ı teselli etmem gerekiyordu. Onu öyle bırakırsam bir delilik yapabilirdi. Ben de çalışmalara başladım...

Kadehleri yeniden doldururken "Takımlarını giy, bana gel. Böyle şortla olmaz bu iş. Bir buket çiçek alırız, bir kutu da çikolata yaptırırız. Gider isteriz kızı babasından." dedim. Yeni doldurduğum kadehi yarıya indirdikten sonra "O iş yaş abi, kızın babası seneler önce ölmüş. Yalnız yaşıyo." dedi. İnsan bir kere kötümser oldu mu kurtulması zordur sevgili okurlar. "Oğlum sen de herşeye kötü bakıyorsun, babası yoksa biz de Gen'den isteriz. O da amcası sayılır, baba yarısıdır." dedim. Gözü parladı bir an, kadehi masaya bıraktı. "Harbi mi diyorsun abi, esastan mı?" dedi. Bir çocuk gibi sevinmişti. "Esas tabi, ben sana hiç yalan söyledim mi? Se topla kendini şimdi, Gen sert adamdır, seni böyle görürse ciddiye almaz." dedim. Beni haklı buldu ve bir anda ayağa kalktı. "Kusura bakma abi, seni de meşgul ettim. Akşamını ziyan etmek istemem. Ben şimdi kendimi daha iyi hissediyorum, seni de müsait bir zamanda rahatsız ederim. Şu iş bitsin, dile benden ne dilersen." dedi ve gitti. Bir genci daha topluma kazandırdığım için sevinmiştim, rakı daha lezzetli geliyordu artık. Dışarıdan Sagat'ın sesi geldi : TIGER UPPERCUT! Yazık olmuştu caddenin veletlerine...

31 Ekim 2009 Cumartesi

İşte başlıyoruz

İlk yazıda fazla içerik olmaz zaten. Bu blogda ilk başta anlamsız gelebilen, ama sabırla okuduğunuzda sizi gülmekten kırıp geçirecek yazılar bulacaksınız. Bizi kahkahalara boğan şeyler belki sizleri de biraz gülümetir. Hayırlısı olsun diyorum ve blogun kırmızı kurdelesini kesiyorum.